Flamenko İstanbul Derneği, flamenco gitar, dans, ispanyolca eğitimlerini gerçekleştiren, sahne sanatları sunan dernek.

Röportajlar – Chambao

Chambao

Flamenko ile elektronik müziği en iyi harmanlayan grup olarak gösterilen Chambao 2000’li yılların başında Malaga sahillerinden koyulduğu yolculuğunda geçtiğimiz ay İstanbul’a da uğradı. Son albümleri Con Otro Aire turnesi kapsamında Pasion Turca organizasyonuyla İş Sanat’ta sahne alan Chambao’nun kaptanı Maria Del Mar Rodriguez Carnero’yu, ya da arkadaşlarının kendisine hitap ettikleri gibi kısaca Mari’yi, konser öncesi yakaladık. Pokito a Poko ile tavan yapan başarılarının sırrına, kısa ama samimi bir sohbetle vakıf olduk.

Müziğiniz Flamenko Chill olarak adlandırılıyor ama ne Flamenko ne de Chill olarak nitelemek mümkün sanki?

Maria del Mar: Doğru (gülüyor) İşe başlarken müziğimize bir etiket koymamız gerekti. Biz de Flamenko chill dedik. Endülüslü olduğumuz için müziğimizin ana damarı doğal olarak flamenkodan besleniyor, buna ayrıca elektronik soundları da ekledik, ama elektronik öğeler sadece chill den ibaret değil, elektroniği daha çok fazladan bir enstrüman olarak düşünmüştük işin başında. Bugün öğrendiğim Türkçe bir laf var, “teşekkürler” “Flamenko- Teşekkürler” de olabilirdi müziğimizin türü. Dediğim gibi Flamenko chill bir etiketten ibaret, hele Chambao’nun bugün yaptığı müziğe kulak kabartırsanız bizi tarif etmekten giderek daha da uzaklaştığını rahatça görebilirsiniz. Şarkılarımızı yaparken her zaman içimizden geldiği gibi çalıştık. Şarkı neyi gerektiriyorsa o öğeleri dâhil ettik. Bu süreçte insanın aklından çok sezgileriyle hareket etmesi daha doğru geliyor bana.

Böyle olunca da ister istemez herhangi bir etikete sığmıyor yaptığınız müzik.Başlangıçtaki kadronuzda ciddi değişiklikler oldu?

Evet, birer birer herkes ayrıldı. Sonunda sadece ben kaldım (gülüyor). Eduardo ve Dani’yle üçümüz çıkmıştık yola. Sonra aramıza Hollanda’dan Henrik Takkenberg katıldı. Henrik önceleri konserlerimizde flüt çalıyordu.

İlk albümün kayıtlarında ise prodüktör olarak yer aldı, ama sonra yollarımız ayrıldı.

Takkenberg’in oldukça genç bir yaşta öldüğünü duyduk?

Evet, Henrik maalesef zamansız bir şekilde aramızdan ayrıldı, ama ölmeden uzun süre önce yollarımızı ayırmıştık, pek bağlantıda olmadığımız için neden öldüğünü bilmediğimi itiraf etmeliyim.

Grubun öbür üyeleri neden ayrıldı?

Grubun öbür üyeleri dediğiniz Edi (Eduardo) ile Dani kuzenler. Önce Dani ayrıldı çünkü sürekli kayıt yapıp, turneye çıkan bir müzisyen olarak hayatına devam etmek istemiyordu. Evlendi, bir kızı oldu. Şimdi karısı ve kızıyla Malaga’da sakin bir hayat sürüyor, ama hala kendi köşesinde ufak ufak müzik yaptığını biliyorum. Edi ise 2005’te Pokito a Poko albümünün kayıtlarından sonra ayrıldı. Biraz önce de söylediğim gibi profesyonel anlamda müzisyenlik yapmak kendine göre zorlukları olan bir iş. Ya severek yaparsın, ya da nefret edip bırakırsın ikisinin ortası pek yok. Sonunda Chambao’yu tek başıma devam ettirmeye karar verdim, tabi yeni müzisyenlerle. Grubun adını değiştirmeyeyse içim elvermedi çünkü çok seviyorum, hem tınısını hem de anlamını. Kendi memleketim Malaga’da kullanılan bir sözcük Chambao. İnsanların kırda ya da plajda güneşten ve rüzgardan korunmak için kullandıkları iptidai bir tente olarak tarif edebilirim, bir nevi sığınak. Chambao’nun müziğinin de dinleyenler için bir sığınak olmasını temenni ediyorum. Şimdilik söyleyecek çok şeyim, anlatacak yığınla hikayem var, bu hikayeler olduğu sürece de grubu korumak istiyorum.

Yeni albümünüz Con Otro Aire’de eski yol arkadaşlarınız olmadan çalışmak nasıldı?

Dediğim gibi anlatacak hikayelerim olması beni asıl motive eden şey. Üstelik eski arkadaşlarım olmasa da çok sıkı müzisyenlerle çalışıyorum. Albümdeki 11 şarkının müziklerini de sözlerini de ben yazdım. Sonuçtan da oldukça memnunum.

Şarkı sözlerini yazarken nelerden esinleniyorsunuz, şiir kitaplarına merakınız var mıdır mesela? Endülüs, Lorca, Machado, Alberti gibi şairleriyle belki de İspanya’nın en güçlü şiir geleneğine sahip?

Şiir okumayı çok severim, ama ilgi alanım sadece şiir değil. Farklı türde kitaplar okumayı seviyorum, tek kıstasım okuduğum şeylerin insana dair olması. Belki de bu yüzden felsefi metinlere meylediyorum. İnsanoğlu kimdir, nereden geliyoruz, nereye gidiyoruz gibi sorular daha çok kafamı kurcalar.

Albümün çıkış şarkısı “Papeles Mojados/ Islak Evrak” sosyal içerikli bir şarkı, anlatacak hikâyelerim var dediğinizde Chambao’nun giderek politize olacağı sonucunu çıkarabilir miyiz?

Papeles Mojados’u yapmamın sebebi her gün yüzlerce Afrikalının İspanya sahillerine yarı aç yarı tok, yarı ölü yarı diri şekilde ulaşması. Üstelik memleketim Malaga bu sahillerden biri. Şu sıralar İspanya’da çok ciddi bir göçmen sorunu yaşanıyor ve görünüşe bakılırsa bu sorunlar artarak devam edecek. Bu kadar yakınımda yaşanan bir insanlık dramına seyirci kalmak istemedim açıkçası, iki laf da ben edeyim dedim. Chambao’nun politize olmasına gelince bence bu biraz zorlama bir değerlendirme olur. Biraz önce edebiyatta beni çeken şeyin insanoğluna dair olması olduğunu söylemiştim. Müzikte de böyle, bana kalırsa insana dair olan her şey politiktir, politik olmak için illa göçmenlerle ilgili bir şarkı yapmanız da gerekmez.

Önümüzdeki hafta İspanya’da genel seçimler yapılacak, seçim süreci hakkında ne düşünüyorsunuz?

Seçim süreci tam bir sirke benziyor kanımca. Seçimlerden altı ay önce kampanya dönemi başlıyor. Gazeteler, televizyonlar, mitingler, kim kime ne dedi, kim kimin arkadaşı derken seçmenler nihayetinde bu kampanya sürecine göre oylarını kime vereceklerine karar veriyorlar çoğu zaman. Gerçekten uygulanan ya da uygulanması planlanan politikalar ikinci planda kalıyor. Bana kalsa seçim döneminde televizyonları tamamen devre dışı bırakırdım. Tam bir kamuflaj işlevi görüyor tv’lerde şahit olduğumuz sirk. Oysa oy vermek bir yanıyla daha kişisel olmalı. Kişisel derken bireyci, toplum hayatından kopuk demek istemiyorum. Ama insanlar gündelik hayatlarını gerçekten etkileyen olaylara göre karar vermeliler, medya aracılığıyla yaratılan sanal dünyayı bir kenara bırakmalılar.

Avrupa birliği sürecinin, üye devletlerin halkını ehlileştirdiği ileri sürülebilir belki de?

Kesinlikle. Brüksel’de birtakım bürokratlar bir araya gelip Avrupa’da yaşayan insanların gündelik hayatlarını doğrudan etkileyen bir sürü karar alabiliyorlar. Böyle olunca sıradan insanlar giderek bir yabancılaşma yaşıyorlar. İnsanların politikadan anladığı yirmi otuz yıl öncesiyle aynı değil artık. Sanırım bu söylediklerim sadece Avrupa’yla sınırlı değil, dünyanın geri kalanında da böyle bir kadercilik göze çarpıyor. Neyse ki biz Endülüslüler ters insanlarız. Kültürümüze son derece bağlı inatçı bir yapımız var. Dışarıdan gelen etkilere daha rahat direnebiliyoruz. Gençlerin büyük bir çoğunluğu analarının babalarının, dedelerinin değerlerini benimsiyor onların adetlerini sürdürmek istiyor. Tabi bir kısmında da böyle bir istek yok, ama Endülüs’ün geneli tutucudur. Tuhaf bir şekilde tutuculuk ilerici bir anlam kazanabiliyor günümüzde. (gülüyor)

Biraz müziğe dönelim isterseniz, Ricky Martin’den Cesaria Evora’ya kadar uzanan çok farklı müzisyenlerle işbirliği yaptınız?

Benim için başka sanatçılarla çalışmak tamamen kişisel bir tercih. Arada ne plak şirketleri ne maddi çıkarlar ne de başka bir hesap var. Bazen turneye çıktığınızda yabancı ülkelerde bazı sanatçılarla tanışıp birlikte bir şeyler yapmak istiyorsunuz, bazen yabancı sanatçılar sizin ülkenize geliyor vs. Ama benim birlikte çalışacağım insanları mutlaka şahsen tanıyıp sevmem lazım. Mesela Ricky Martin’le konser vermek için Madrid’e geldiğinde tanıştık. Tamamen tesadüf eseri karşılaştık. Bana Chambao cd’leri gösterip çok beğendiğini anlattı uzun uzun. Ben de o cd’lerdeki benim deyiverdim. Bayağı matrak oldu tabi. Müziğin sihri de burada işte. Birtakım şarkılar yapıyorsunuz ve nerelere, kimlere ulaşacağı kimlerin kalbinde yer edeceği hiç belli olmuyor. Ricky’le daha sonra da karşılaştık bir iki kere. Sonunda bu kadarı da rastlantı olamaz dedik ve birlikte bir şarkı yapmaya karar verdik. Böylece ortaya Tommy Torres’in “Tu Recuerdo / Hatıran” adlı şarkısı çıktı. Tommy Porto-Riko’nun önde gelen müzisyenlerinden. Daha önce de Ricky için şarkılar yapmış ama kendi solo kariyeri de oldukça sağlam biri. Tu Recuerdo’yu getirip dinlettiğinde hem sözleri hem de müziği çok beğendim. Chambao müziğine uygun bir teklifti, oldukça zengin, füzyon olarak nitelendirilebilecek bir şarkı. Üstelik flamenkoya yakın bir soundu vardı ki bu da benim işimi kolaylaştırdı açıkçası. Şarkının kayıtlarında yer alan Puerto-Rico’lu müzisyenlerin de olağanüstü çaldıklarını eklemeliyim. Uzun lafın kısası sonuçtan hepimiz çok memnun kaldık. Bu tip işbirliklerine her zaman açığım.

Müzisyenlerin çok iyi çaldığını söylediniz, kayıtlarda birlikte çalıştığınız farklı müzisyenlerle konserlerde de bir araya geliyor musunuz?

Tabi tabi, elimizden geldiğince turne programlarımızı çakıştırıp bir araya gelmeye çalışıyoruz. Konserler başka bir âlem oluyor. İlla ki albümde çaldığınız gibi çalmak zorunda değilsiniz, istediğiniz gibi doğaçlama yapma özgürlüğüne sahipsiniz ve bu da çok eğlenceli oluyor.

Bu noktada stüdyoda kayıt yapmakla, sahnede canlı çalmak arasındaki farklara gelsek?

Stüdyoda çalışmak da çok hoşuma gidiyor. Vokal yapıyorum mesela solistlik yerine vokalistlik yapmak çok hoşuma gidiyor, farklı sesler denemek vs. Sahnede bu şansım pek olmuyor. Öte yandan stüdyo farklı bir konsantrasyon gerektiriyor. Değişik fikirleri deneyip bu fikir bu şarkıya uyar, buna uymaz gibi bir süreçten geçiyorsunuz. Konser vermekse çok farklı, anlık bir deneyim. Repertuarınız aynı olsa bile, seyirciniz, hissiyatınız farklı oluyor ve her konser sadece bu nedenden ötürü bile olsa eşsiz, tekrarlanamaz bir deneyime dönüşüyor. Stüdyonun da konserlerin de farklı özgürlük alanları var, ben her ikisinden de ayrı zevk alıyorum, iki ortamda da eğleniyorum. Eğer bir gün müzik yaparken eğlenemediğimi fark edersem bu işi bırakıp kendime başka bir meşgale bulurum sanırım.

Enrique ile Estrella Morente beraber çalıştığınız başka ünlü isimler?

Morente ailesinin her yaptığı işe tapıyorum. Onlarla çalışmak benim için en büyük ödül. Flamenko camiasıyla yaptığım çalışmaları ayrı bir yere koyduğumu itiraf etmeliyim. Aynı toprağın insanı olmak bambaşka. Habichuela ailesi mesela, onlara da taparım. Bütün bir aile sanatçı olabilir mi? Oluyor işte. Pitingo, Farruco’lar hepsi benim için efsane isimler. İspanya’da Duende dediğimiz şey var bu insanlarda, az rastlanır bir sanatçı ruhu.

Flamenko’nun travesti kraliçesi Falete hakkında ne düşünüyorsunuz?

Falete’ye bayılıyorum. Bence müthiş bir sanatçı. Eski bir şarkıcıyı Banbino’yu kendine örnek alıyor. Ama bana kalırsa Falete’yi sadece şarkıcı olarak nitelendirmek haksızlık olur. O komple bir sanatçı, şarkı söylerken bazen öyle jestler yapıyor ki seyircinin aklını başından alıyor. Başkası yapsa ya hiçbir şey ifade etmeyecek ya da komik olabilecek jestler onunla başka bir anlam kazanıyor.

Ketama’dan Chambao’ya uzanan yığınla Endülüslü müzisyen flamenkoyu farklı biçimlerde algılayıp bir tür füzyonun peşinde koşuyorlar. Başarılı bir karışıma ulaşmanın formülü nedir sizce?

Doğrusunu söylemek gerekirse bu konuda geçerli bir formül olabileceğine inanmıyorum. Her ne kadar müzikten bahsediyor olsak da bence aslolan kültürlerarası bir füzyon. Bu da en nihayetinde son derece kişisel bir şey. Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır. Bu konuşmada adını andımız ve anmadığımız birçok müzisyen de kendi algılarına göre bir karışımın peşinde koşuyorlar. Örneğin konserlere baktığınızda seyircilerin her birinin müziği farklı takip ettiğini görürsünüz. Kimi dans eder, kimi şarkılara eşlik eder, kimi de hiçbir şey yapmadan dinler. Ama sadece dinleyenler bile kendine göre müziğin tadını çıkarıyordur. Müzik herkesin farklı yaşadığı bir şey oluşuyla bana aşkı çağrıştırıyor. İnsanın beyninden çok kalbine hitap ediyor çünkü. Flamenko’yu da bu çerçeveden değerlendirirsek benim için Flamenko Puro/ Saf Flamenko bir müzik türü olmanın ötesinde bir yaşam biçimi anlamına geliyor.

Bu noktada da Saf Flamenko fanatiklerinin Chambao’nun füzyon anlayışını red etmeleri gibi bir sorun ortaya çıkabilir?

Çıkabilir tabi. Bence bir sorun yok, sonuçta bir şarkıyı duyarsın ve sana hitap eder ya da etmez. Gerisi biraz teferruat sanki. Flamenko seven birinin her türlü Flamenko füzyon çalışmasını beğenmesini beklemek saçma olur. Öte yandan flamenkoyu hangi türle karıştırırsanız karıştırın ister Arap, ister Türk müziği isterse de elektronik müzik olsun saf Flamenko dediğiniz öğe ordadır. Bu anlamda saf flamenko bir referans noktası oluşturur, siz de zevkinize göre o kaynaktan beslenirsiniz.

Flamenkonun büyük ustası Paco de Lucia’nın da kendi füzyonunu yaptığı rahatlıkla söylenebilir?

Evet, ama Paco de Lucia biraz aykırı bir örnek, daha önce bahsettiğimiz füzyon denemeleriyle aynı kefeye koymamak lazım kedisini. Paco o kadar iyidir ki isterse en karmaşık en özgün şekilde Flamenko yapar isterse de en saf halini damıtır. Üstelik her ikisinde de kusursuzdur. Şüphesiz bu kusursuzluğu çok çalışmasına borçlu, hayat hikayesinde çok küçük yaşlardan başlayarak disiplinli bir şekilde çalıştığını okumuştum. Kısacası Paco ile Camaron’un ayrı bir yeri vardır bizim dünyamızda. İkisi de olağanüstü sanatçılar.

Konserlerine gitme şansınız oldu mu?

Camaron’a yaşım küçük olduğu için yetişemedim ama Paco de Lucia’yı bir defa Granada’da dinleme fırsatı yakaladım, müthişti.

Konser DVD’nizde bazı şarkılarda hip hop yapan dansçılar var, sahnede sürekli dansçı kullanıyor musunuz?

Aslında dansçı kullanma alışkanlığımız yok. Ama DVD’ye aktarılan konser kendi çöplüğümüzde, Malaga yakınlarındaki Fuengirola Kalesi’nde verdiğimiz bir konserdi. Arkadaşlarımızla böyle bir şey yapmayı düşündük ama sürekli dansçımız yok. Aslında konserler için bazı fikirlerim var. Mesela Con Otro Aire turnesinde konserlerin karanlıkta başlaması ve sahne yavaş yavaş aydınlanırken iki dansçının semazenler gibi ellerini açarak dans etmesi gibi bir şey düşünmüştüm ama bunu yapmak mümkün olmadı. Gerçek semazenler olmayacaktı bu dansçılar ama danslarıyla onları andıracaklardı. Eğer sahnede dans olacaksa mutlaka insanların kafalarını açmalı. Bu nedir, ne anlatmak istiyor demeliler, soru sormalılar. Ne bileyim tipik bir Flamenko dansı koymayı düşünmem mesela konserlere. Yanlış anlaşılmasın o haliyle flamenkoya hiçbir itirazım yok, aksine bayılırım. Ama Chambao’nun sahnesinde başka bir şey olmalı daha az bildiğim, keşfetmekten hoşlanabileceğim bir öğe olmalı, çünkü Chambao da bir arayışın ürünü.

Peki, nasıl bir seyir izliyor Chambao’nun müziği bu arayış boyunca?

Chambao’nun müziği oldukça özgür bir müzik diyebiliriz. Mesela bu son albümdeki şarkıları yaparken hiçbir zaman önceden bir planım olmadı. Şimdi bu şarkıda şunla şunu karıştıracağım diye hareket etmedim. İçimden geldiği gibi gelişti şarkılar. Gerek sözlerde gerekse müzikte kendimi rahat bırakıp benden bir şeylerin çıkmasını bekledim. Şüphesiz benimkisi oldukça kişisel bir yöntem, ortaya bir fikir çıktı mı onu döne döne kuşatmaya başlıyorum.musunGitar çalıyor musunuz?

Çok az (gülümsüyor) şimdilerde biraz daha sık çalmaya başladım. Ama beste yaparken şarkıyı kendi kendime söyleyerek kaydediyorum. Şarkının girişini, melodisini ve sonunu teybe kaydedip müzisyen arkadaşlarımı çağırıyorum. Ben söylüyorum, onlar çalıyor. Ondan sonra farklı fikirleri deniyoruz, şurasında vurmalı girsin burasında nefesliler olsun gibi taleplerim oluyor.

Müzisyen kadronuz değişti mi yıllar içinde?

Çoğunluğu işin başından beri benimle birlikteler ama süreç içinde bazıları ayrıldı yerlerine yeni arkadaşlar katıldı. Bu da işin doğasında var. Yıllar içinde yeni albümler çıkarıp, sürekli turneye çıktığınızda insanlara yeni bir şeyler sunmalısınız, aksi halde hem dinleyicilerin hem de bizim sıkılma ihtimalimiz ortaya çıkıyor. Ne bileyim bir yıl boyunca rock&roll bateri setiyle konser vermişsek, yeniden turneye çıktığımızda daha perküsyon ağırlıklı bir seti tercih edebiliyoruz mesela. Ama ekibimizin çoğu demirbaş olarak nitelendirilebilir. Aynı müzisyenlerle çalışmanın kendine göre avantajları da var. Artık sahnede konuşmadan, sadece bakışlarımızla anlaşabiliyoruz.

Turneye çıkmayı seviyor musunuz?

Ben turnelere bayılıyorum. Bazıları uzun süren turneleri tüketici bulur. Benim içinse farklı yerlere gitmek, yeni insanlarla tanışmak vazgeçilmez bir mutluluk. Örneğin konser için İstanbul’a gelmek bizim için büyük bir lütuf. İstanbul’a dün gece geldik. Otele yerleşir yerleşmez kendimizi sokağa attık. Bütün ekip burada olduğumuz için çok heyecanlıydı. Hayatımızda ilk defa İstanbul’a geliyoruz, yemekten sonra sokaklarda turladık. Tabi çok da abartmamak lazım, hava hala serin ve konserde iyi performans vermek için dinlenmiş olmanız lazım.

Yakın bir zamanda ağır bir hastalık geçirdiğinizi duyduk?

Kanser oldum, meme kanseri. Ama şimdi tedavimin sonuna geldik ve kendimi gayet iyi hissediyorum.

Geçmiş olsun

Teşekkür ederim, merak etmeyin daha anlatacak çok hikâyem var.

Söyleşi: Alişan ÇAPAN
Kaynak: http://sunitaflamenca.blogspot.com